Vefa, Bizim Yamaçların Gülüdür

Çarşamba, 24 Ocak 2007 23:46

Feribot denizde süzülürken,güvertede,gecenin rengine boyanmış suları seyrediyordu.Aklı hala sabahki vaazdaydı.Vaazı dinleyebilmek için Türkiye’nin her tarafından gelen binlerce insan,sabah namazında Süleymaniye’yi doldurmuş,hatibi beklemişti.Hatibin sözleri kalplerde heyecan uyandırıyordu.Hele Muhammed İkbal’in, Çanakkale’de ölüm-kalın mücadelesi verdiğimiz günlerde Pakistan halkına söylemiş olduğu sözleri duyunca,kalpler duracak gibi olmuştu.

“Ehl-i Salib’in bütün çılgınlığıyla Çanakkale’ye yüklendiği günlerdi…” diye başlamıştı hatip. Çanakkale’de gencecik canlar, can pazarında can verirken, bir başka pazarda Muhammed İkbal, kendisini dinleyenlere:”Cemaat,kendimi Allah Rasulu’nün huzurunda hissediyorum.Şu anda bana dese ki, Doktor İkbal,dünyadan bana ne getirdin? Ben diyeceğim ki, Ya Rasulallah sana bir şişe içinde biraz kan getirdim.Bu kan Müslüman-Türk’ün Çanakkale’de döktüğü kandır ve ben bu kanı hiçbir şeye değişmem.”


Bu sözler kor gibi düştüğü her yüreği yakmıştı.Kalplerde oluşan ritimler gözlerde sağanağa,dillerde çığlık ve feryada dönüşmüştü.Bu heyecan kasırgasında hatip:”Benim gibilerine uzaktır o huzura gitmek; ama eğer o huzura çağırılırsam ve Doktor İkbal’e dedikleri gibi bana da,’Ne getirdin?’ deseler,diyeceğim ki,Ya Rasulallah gedalar sultanlara ne verebilir ki… ama yine de bir şişe getirdim.Bu şişe de günahına ağlayan ümmetinin gözyaşları var ve ben bunu Cennetin Kevserleriyle değişmem.” demişti.


Bu sözlerle beraber birden beyninde şimşekler çakmıştı; -Ya sen çağrılsan o huzura ve sana sorulsa…Tonlarca ağırlık yüklenmişti yüreğine.İnce bir sızı,bir burgu gibi içini oymuştu.Artık hiçbir şey duymuyordu…O gün nasıl bitti,ne zaman feribota bindi,hatırlamıyordu.Şimdi zihninde tek bir şey vardı.Sitemle karışık,emreden bir ses:”Ne getirdin?” Bir ara başını kaldırıp gökyüzüne baktı.Pırıl pırıl bir gökyüzü ve yıldızlar…Bir an kendisini o mecliste hissetti.Yıldızlar,alev gibi bakışlara üzerine dikilen birer göz gibi geldi ona.Bu sırada dalgalar biraz daha artan bir ritimle; “Ne getirdin, ne getirdin?” diyerek feribota çarpıyordu.Bir şey söyleyemiyordu.Kalbi daralıyor,ruhu eziliyordu.”Bir şey götürmeliyim,ben de bir şey götürmeliyim; ama ne?”Sorular…Sorular…Ah cevapsız sorular…Sonra ızdırap…Izdırap…Ardından sessizce akan gözyaşları,gürültüsüz kayan yıldızlar gibi,öylece kayıyordu yanaklarından.


O günden sonra, birkaç insanla ilgilenmeye karar verdi.Rasulallah’a, “Size,gönüllerinde sevginizi uyandırdığım birkaç genç getirdim.” diyecekti.Kim bilir belki bu hediye karşısında Gönüller Sultanı tebessüm edecek,alnından öpecekti.O günden sonra alnına kondurulmuş bir nebi öpücüğü, hayalini süslüyordu.Bunun için neler vermezdi ki…Değişik vesilelerle tanıştığı birkaç öğrenciye rehberlik yapmaya başladı.Bütün dünyası artık bu öğrencilerden ibaretti.Hayatının merkezine onları koymuş,onlarla oturup kalkıyordu.Onları, “Peygamber Emaneti” olarak görüyordu.Sahiplerine layık birer emanet olamamaları endişesi uykularını kaçırmıştı.Artık uykuları delik deşikti.Onların Peygamber’e takdim edilecek birer hediye olabilmeleri için elinden geleni yapıyor,sonrasında dualara sığınıyordu.


Cuma günlerini bu gençlerle geçirmeye feda etmiş,onlarla her türlü dertlerine ortak olmuştu.Bir gün evvelinden kendisini korkuyla karışık bir heyecan sarardı.Ya bir yerlere takılırda gelmezlerse…O cuma aynı heyecanla bekliyordu.Nihayet birer birer gelmeye başladılar.Serhat dışında hepsi gelmişti.Endişe bulutları kümelendi çehresinde.Izdırabını sinesine gömdü.”Vefa bizim yamaçların gülüdür” diyerek başlamıştı sözlerine…Muhabbetin sonunda top sahasına gitti belki Serhat orda olabilirdi.Eğer buradaysa bir iki cümleye de olsa ona “Vefa’yı ” anlatacaktı.Fakat yoktu,bulamamıştı Serhat’ı.Evini aramak için geri döndü.Bir telefon konuşmasıyla olabilecek kadar bir şeyler anlatmalıyım dedi içinden.Serhat evde yoktu.Telefona annesi çıkmış,Serhat’ın teyzesine gittiğini söylemişti.Telefonu kapattığında,anlatılmaz bir üzüntü yüreğini kıskaca aldı.


Hüdavendigar camisine gitmişti,ellerini kaldırdı dua etti.Geç saatlerde evine döndü.Hiçbir şey söylemeden odasına kapandı.hep Serhat’ı düşünüyordu.Onu düşündükçe bir acı saplanıyordu yüreğine.Gözleri duvarına astığı yazıya mıhlanmıştı: ”Eğer şu anda sahib-i salahiyet olsaydım,Rabbimden ızdırap tohumları ister,bununla bütün evleri dolaşır,yuvalarında mışıl mışıl uyuyan müminlerin sinelerine İslam’a ait dert ve ızdırabın tohumlarını saçar ve ‘of’ desin inlesinler,’ah’ desin inlesinler;ızdırapla beyinleri zonklamaya başladığında da,yataklarından fırlayıp koridorlarında veya salonlarında deli gibi dolaşsınlar dilerdim.“


Ansızın,hafif bir gıcırtıyla odasının kapısı açıldı ve Serhat içeriye girdi.Ardından da daha önce hiç görmediği bir zat.Öyle bir nuru ve heybeti vardı ki bu zatın,sanki okuduğu menkıbelerden çıkıp gelmişti.Şaşkınlıkla bir Serhat’a bakıyordu,birde yanındaki zata.Gelen zat,insanın içine işleyen bir sesle:”Sana Serhat’ı getirdim,anlat bakalım anlatamamanın ızdırabıyla iki büklüm olduğun Vefa’yı” dedi.Şaşkınlığı iyice artı.Bu zat nerden biliyordu Serhat’a vefayı anlatamadığını ve anlatamadığından dolayı ızdırap çektiğini.Hayret dolu bakışlarını bu zatın yüzüne gezdirdi.Karşısındaki zat tebessüm ediyordu.


Şöyle konuşmaya başladı:”Şaşırma evlat,Serhat’ı sana emanet eden, senide bize emanet etti.”Sözleri biter bitmez de,geldiği gibi çıkıp gitti.Şaşkınlıktan ne yapacağını bilemiyordu.Nihayet Serhat’ı fark etti de kendisini toparladı.Ona hasretle sarıldı sonrada kanepeye oturup “Vefa bizim yamaçların gülüdür” diye başladı.Gündüz arkadaşlarına ne anlatmışsa Serhat’a da anlattı.Sohbetini henüz bitirmemişken keskin bir zil sesiyle uzandığı yerden doğruldu.Saatine baktığında saat sabahın beşiydi.Bir an uyku sersemiyle nerde olduğunu anlamaya çalıştı.Odasındaydı ve uzandığı kanepesinde uyuyakalmıştı.Şuuru açılınca da tüm bu yaşadıklarının rüya olduğunun farkına vardı.”Ya o zat…Ya Serhat…Ya yaşadıklarım… ”


Karışık duygular içindeyken,keskin zil bir kez daha çaldı.Bu kapı ziliydi.Daha öncede çalan zilinde kapı zili olduğunu ancak anlayabildi.Hemen koşup kapıyı açtığında gözlerine inanamıyordu;Serhat karşısında duruyordu.Soluk soluğa kalmış,sabahın o soğuğuna rağmen terlemişti.Daha selam vermeden:”Ağabey,bütün gece rüyamdaydınız.Anlattıklarınız beni öyle etkiledi ki size gelme ihtiyacı hissettim.Gecenin bir yarısı uyandım.Emir Sultandan buraya yayan geldim.”Ardından odasına geçip rüyasında kendisi oturduğu yeri göstererek: “Beni buraya oturttunuz ve ardından Vefa bizim yamaçların gülüdür,dediniz.”Serhat bunu anlatırken onun göz pınarları çoktan coşmuştu,hıçkırıkları boğazına düğümlendi.Serhat’a sarıldı,onu kuvvetlice bağrına bastı.Dilinden hiçbir şey dökülmüyordu o an,ama gece yarısını süsleyen zat,bu sefer içinden konuşuyordu:


“Sular gibi çağlasan

Eyyüb gibi ağlasan

Ciğergahı dağlasan

Ahvalini sormaz mı? ”



Not: Salih Kardeşime ithafen kaleme aldığım bu yazı Kıbrısdaki son yazımdır...

Heran Dua ve Selam ile..

24.01.2007 - Kıbrıs
Kadir BEKİROĞLU

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir


Twitter

Sosyal Ağlar

Paylaşın:

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün78
mod_vvisit_counterDün196
mod_vvisit_counterBu Hafta773
mod_vvisit_counterGeçen Hafta939
mod_vvisit_counterBu Ay2677
mod_vvisit_counterGeçen Ay4586
mod_vvisit_counterToplam339812
PATHWAY_MSG   AnasayfaKategori BloğuVefa, Bizim Yamaçların Gülüdür
| + - | RTL - LTR